Korkulara Genel Bakış

Çocuklar Neden Korkar?

Gelişimsel perspektiften baktığımızda çocukluk dönemi bir yandan içeriğinde bir dolu korkuyu da barındıran bir dönemdir. Bu dönemde tamamen korkusuz bir çocuğa rastlamak çok zordur. Dolayısıyla çocukluk çağı korkularına doğru yerden yani gelişimsel korkulardan başlamak çocuğu doğru anlamak açısından önemlidir.

Normal gelişimsel döneme ait bilimsel olarak bildiklerimiz doğrultusunda ;

  • Çocuk nelerden korkuyor ?
  • Nerelerden kaynak alıyor ?
  • Ne kadar şiddetli yaşanıyor ?
  • Korkuların hedefi nedir ?
  • Çocuk bu kaygıyla başa çıkmak için neler yapıyor ?

Çocuklar gelişirlerken, kendi kaygı ve korkularının içeriğinde gerçeklik algısının değişimlerine rastlarız. Çocukların korkularının içeriklerine baktığımızda küçükken daha yaygın, hayali, kontrol edilemez ve güçlü şeylerden korkarlarken bunlar büyüdükçe daha spesifik, tanımlanmış ve gerçekçi ve günlük hayatın içinde korkulara dönüşür. Örneğin küçükken hayaletlerden korkan çocuğun korkusu büyüdükçe yaşıtlar tarafından dışlanma ve okul performansı korkusuna dönüşebilir.

Burada çocukluk korkularının içeriğine göre beş temel başlık tanımlanmıştır.

  1. Başarısızlık ve eleştirilme korkusu
  2. Bilinmeyenden korku
  3. Yaralanma ve küçük hayvanlardan korku
  4. Tehlike ve ölüm korkusu
  5. Medikal korkular

Bu korkulara baktığımızda kimi korkuların kadınlarda kimi korkuların erkeklerde daha fazla olduğunu gözlemleyebiliriz. Ya da kimi korkuların küçük yaşlardaki çocuklarda daha fazla kiminin büyüdükçe daha fazla olduğunu görebiliriz. Ama her şeyden önemlisi bu korkular dünyanın her yerinde her ulustan her dinden her dilden çocukta görününümlerinde farklar olsa da temelde insana özgü ve ortaktır. Görüyoruz ki etnik gruplar arasında farklılıktan daha çok benzerlikler var. Yapılan tüm kültürler arası çalışmalara bakıldığında sağlıklı gelişimde çocuklar büyüdükçe korku sayısının azaldığı görülür. Kız çocuklar erkek çocuklara göre daha fazla korku tanımlarlar. Bu durum çeşitli kültürlere göre farklılık gösterebilir. Çünkü biliyoruz ki bazı kültürlerde erkeklerin korkuyla olan ilişkileri onaylanmaz ve ifade edilmesi çok daha zor olabilir. Korku ve kaygılar gelişimin tipik bir parçası olsa da eğer bu deneyimin nasıl yaşandığı çok önemlidir. Bu deneyim eğer çok şiddetli ise ve çocuğun hayatta bir birey olmasını engelleyecek düzeyde kaçınmaya sebep oluyorsa ise artık alarm çalmaktadır ve bu ilgilenilmesi gereken bir konu olmuştur. O zaman normal gelişimsel olarak uygun olan endişe, korku veya utangaçlık gelişimin önünde büyük bir engel olarak duran anksiyete bozukluklarından ayırt edilebilmelidir.

Yeni doğan bir bebeği düşünelim; bebeklerin yüksek seslerden, çevrelerindeki ani hareketlerden korkmaları son derece doğaldır. Daha sonraki aylarda bu korku yabancılar karşısında duyulan korkuya dönüşür ve bu gelişimsel korku 8. ayda başlayıp 12-14. aylara kadar sürebilir. Küçük çocuk olduklarında biliyoruz ki canavarlar, hayaletler çocukların fantastik korku nesneleri olmuştur. Yine bu dönemde karanlık ya da anneden ayrılmada zorlanma olabilir. Okul çağındaki çocukların bir yerlerine zarar geleceği ya da fırtına şimşek ya da deprem gibi doğa olayları ile ilgili korkular duyabileceğini biliyoruz. Büyük çocuklar ve ergenlerde artık hayatın gerçekleri çok daha yaşanır ve hissedilir olur. Okuldaki performansları, sosyal becerileri ile ilgili kendilerini algılayış şekilleri, sağlıkla ilgili endişeler daha görünür korkular görülmeye başlar. Burada önemli olan gelişimsel olan bu korkuların ne şiddetle yaşandığı yani çocuğa ne kadar acı verdiği diğer taraftan da bu korkularla başa çıkma stratejilerinin (kendini rahatlatabilme ve problem çözme becerilerinin) çocuk ve aile tarafından nasıl ele alındığıdır.

Kaygı ne demektir ?
Kaygı vücudun “TEHLİKE” karşısında verdiği duygusal bir tepkidir. Her kişinin kendi hayatının bir köşesinden yaşantıladığı aslında hiçbirimize yabancı olmayan bir duygudur. Vücudumuz yaşamı her ne koşulda olursa olsun devam ettirmeye yönelik bir sisteme sahiptir. Yaşamın devamlılığına mani olma ihtimali olan her durumda koruyucu bir alarm sistemini devreye sokar. Dolayısıyla tehlikeli durumlar “tanımlanmalı” ve “gereken” yapılmalıdır. Yolun ortasındaysanız ve hızla bir köpek üzerinize doğru geliyorsa, ayağınız kayıp yüksek bir yerden düşüyorsanız “tehlike” aşikârdır zaten. Tehlike tanımlanır ve gerekli sinyaller gönderilir. Bu sinyal adrenalin denilen hormonun salgılanmasıyla başlatılır. Bu hormon salgılandığında savaşa ya da kaçmaya yönelik hareket planı belirlenir. Bu hareket planı tamamen hayatta kalabilmeye odaklıdır. Adrenalin salgılandığında kalp hızla çarpar, nefes hızlanır, titreme, terleme gibi pek çok bedensel belirti yaşanabilir. Vücudumuzda hayattaki her duruma yönelik ayrı bir koruyucu alarm sistemi bulunmaz. Sınavda da olan, anneden ayrılındığında olan üzerinize hızla koşan köpekte de olan korku aslında fizyolojik olarak aynı alarm sisteminin parçasıdır. Ancak sıkıntı şudur bazen bu alarm sistemi gerçekte tehlikeli olmayan bir durum olsa da yani “hayali tehlike” durumlarında da bu alarmı devreye sokar. İşte o zaman işler çok yolunda değildir çünkü aslında tehlikeli olmayan durumlarda bu alarm sisteminin çalışması kişinin hayatını çıkmaza sokar ki buradan itibaren durum artık müdahale edilmesi gereken bir durum halini alır.

Alarm çalınca bedenimize ne olur?

  • Baş dönmesi
  • Titreme
  • El ve ayaklarda uyuşma ve soğukluk
  • Kalp çarpıntısı
  • Yüzde sıcaklık, yanma
  • Mide şikayetleri
  • Nefes alıp vermede düzensizlik
  • Gergin kaslar
  • Bağırsak düzensizlikleri (ishal veya kabızlık)
  • Avuç içlerinde terleme

İşte kaygılı çocukların otonomik sinir sistemleri daha çok çalıştığından yukarıda sayılan tüm belirtilerini yaygın olarak görülebiliriz.

Duygular ya da düşüncelere ne olur?

Kaygı bozukluğu yaşayan çocukların çok sık olarak huzursuz endişeli çocuklar olarak görürürüz. Bu çocukların kendilerini rahatlatmaları zordur. Sıklıkla huzursuzlukları dolayısıyla anneleri tarafından rahatlatılmaya ihtiyac duysalar da bu rahatlama uzun süreli olmaz. Diğer taraftan dışarıda sakin görünen çocuğun özelikle kaygı duyduğu ortamlarda kaygısını öfke şeklinde özelikle de aileye yansıtması kaygının kendini gizleyen görünüm şekillerinden biridir. Öfkenin altında kendini içten içe gizleyen korkuları anlamak aile için bile kolay olmayabilir. Korku ya da endişe gibi zor duyguları şiddetli yaşayan çocuklar dikkatlerini toplamakta zorluk yaşayabilirler. Bu duyguları bu denli yoğun hissetmek çocuğun baş etme mekanizmalarını küçümsemesine ve tehlikeyi var olandan daha çok algılamasına sebep olduğunda işler kısır döngüye girebilir. Elbetteki bu alarm sistemi durup dururken çalmaz. Bunun sebeplerini uzun uzun ileriki bölümlerde tartışacak olsak da aslında kaygının altında yatan ana sebep, var olan durumu tehlikeli olarak algılamayı sağlayan otomatikleşmiş düşüncelerdir. Örnek vermek gerekirse beyin bir işin nasıl yapılacağını ya da belirsiz bir durumla nasıl başa çıkılacağını ve dengenin nasıl kurulacağını yaşantılardan öğrenir ve benzer bir olay meydana geldiğinde tekrar tekrar düşünmeye gerek kalmadan benzer başa çıkma mekanizmalarını devreye sokar ve bu artık otomatikleşir. Örneğin bisiklet kullanırken ya da kaymayı öğrenirken bedensel olarak kaydedilmiş denge ile ilgili elde edilmiş stratejiler kayıtlı olduğundan her seferinde aynı ayrıntılara aynı şekilde enerji vermeye gerek kalmaz. Ama iş korkulara geldiğinde işler, bedensel otomatik hareketler kadar kolay değildir .Beyin olayları anlamlandırarak dengeyi bulmaya çalışır. Bunu yaparken de yabancı olanı ya da tehlikeli olanı düşünceler kullanarak anlamlandırıp davranışları bu anlamlara göre yönlendirir. İşte bu düşüncelere otomatik düşünceler denir. Benzer olaylarda otomatik olarak gelir ve kişileri tehlikelere karşı korur ama maalesef ki her zaman değil. Bisiklette denge bozulduğunda tehlike anlamına gelir ve vücut hamlesiyle denge yeniden kurulur. Ama otomatik düşüncelerin bazılarında olaylar tehlikeli olmasa da tehlikeli olarak anlamlandırma ve ona yönelik tedbirler alma gibi bir alarm sistemini devreye sokar ki işte bu noktada işler karışır. Eğer bu düşünceler anneden ayrıldığında kendine ya da annenin başına bir şey geleceği ile ilgili ise ayrılık kaygısı, başkalarının gözünde küçük düşme utanma ile ilgili ise sosyal fobi, hayatın çok çeşitli alanlarında yaygın korkulu düşünceler hakimse yaygın anksiyete bozukluğu olur.

Davranışsal olarak
Eğer bir tehlike varsa ortada bu tehlike karşısında mücadele etmek yolu olabileceği gibi diğer bir yolda tehlikeden kaçmaktır. Hatta tehlikeyi tetikleyen her durumdan uzak durmak vücudun kendisini korurken en önemli stratejisidir. Sıcak bir sobaya dokunan çocuk hızla elini çeker. Burada kaçmak koruyucudur. Daha sonrasında sobadan uzak durmakla birlikte soba gibi sıcak ve yakma tehlikesi olan nesnelerden de uzaklaşır. Vücut tehlikeyi öğrenir ve sağlıklı bir başa çıkma stratejisi geliştirmiş olur. Ancak tehlike gerçek bir tehlike değil ve biz ona gerçek tehlike muamelesi yaparsak eğer yani kaçınırsak işte o zaman kaygı hayatı sıkıntıya sokan zorlayıcı etkilerini gösterecektir. Kaygıya sebep olan en önemli duraklardan biri yaşanan olaya anlam vermeyle ilgilidir. Bazı çocuklar diğer çocuklardan farklı olarak yaşadıkları olayı anlamlandırmada yetersizlik yaşarlar. Buna bilişsel eksiklik diyebiliriz. Olan olayın uzun vadede sonuçlarını düşünmede yetersizlik oluşabilir. Örneğin annesinden kısa süreli bir ayrılıkta hikayenin sonunda annesinin eve döneceğini düşünemez ve annenin odayı dahi değiştirmesi kaygı uyandırır. Ya da olan olaylara aslında bazen gereğinden fazla ya da gerçeğe uygun olmayacak şekilde yanlı anlamlar verilir. Örneğin sosyal fobide elinin kimsenin görmeyeceği kadar titremesi çocuk tarafından tüm onu seyredenler tarafından rezil olduğu şeklinde yorumlanabilir. Yani burada olan başa çıkmakta uygun olmayan bir düşünme sisteminin olmasıdır. Bilişsel olarak kaygılı düşüncelerle başa çıkmakta eksiklik varsa çocuk o kaygısı yükseldiğinde aklına gelen ilk eylemi yapacaktır. Bunlar ağlama, anneye yapışma ya da öfke patlaması olabilir. Bu eyleme geçmek yerine bu çocuklara “problem çözme teknikleri” öğretilir. Yani yanlış anlamlandırmalar tanımlanmalı ve yerlerine gerçeğe daha uygun başa çıkma mekanizmaları geçirilmelidir. Diğer taraftan kaygı bozukluğu yaşayan çocukların kendi endişeli duygularını diğer çocuklara çok daha şiddetli yaşadığını biliyoruz. Dolayısıyla kendi duygu durumlarının tonunu ayarlamakta ve kontrol edebilme ve düzelemekte daha başarısız hissediyorlar. Bu grup çocuk bu duruma yönelik müdahalelerden daha fazla fayda görüyor.

Klinik görünüm
Anksiyete bozukluğu olan çocuklar korku ve endişelerle başvurabilirler. Çocuğun yaşına göre değişmekle birlikte aslında yaşadıkları korku çoğunlukla mantıklı ve gerçekle uyumlu olmasa da öyle olarak algılanır. Tartışmaya gerek olmaksızın canavar diye bir şey vardır. Ya da anneden ayrı kaldığında kötü bir şeyler olacağı kesindir ve bunu önlemenin tek yolu anneyi gözden ayırmamaktır. Diğer taraftan korku bazen baş ağrısı ya da sıklıkla karın ağrısı şeklinde çocuğun nasıl canının yandığını gösterme şekli olabilir. Tüm gün ağrımayan karın tam da okula gidecekken ağrıyabilir ya da sınavdan bir gün önce mide bulanabilir. Kaygı yaşayan çocuk çabuk ağlayan bir çocuk ya da her an patlamaya hazır (ki bu patlamalar çoğunlukla anne ve babaya karşı) öfkeli bir davranış şekliyle kendini ifade edebilir. İşte bu noktada öfkeli çocuğu davranış bozukluğu olarak görmek çok başka korkularıyla başa çıkmakta zorlanmanın verdiği öfke çok başka bir şeydir. Anksiyete bozukluğu olan bir çocukta bu davranışlar korkunun bir ifadesidir ya da anksiyete uyaranından her ne pahasına olursa olsun kaçınma çabasının bir ifadesidir. Şimdi kısaca bu kaygılara bakalım ;

  • Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu olan çocuklarda evden ya da bağlanma figürlerinden (sıklıkla anne) ayrılıkla ilgili aşırı ve gelişimsel olarak uygunsuz bir korku ya da sıkıntı görülür. Ayrılık öncesinde ya da ayrılık sırasında çok şiddetli bir sıkıntı yaşanabilir. Ayrılık söz konusu olduğunda kendilerinin ve anne babalarının güvenliğiyle ilgili, sağlıklarıyla ilgili aşırı endişe duyarlar. Yalnız uyumakta zorlanırlar. Ayrılık konulu kabuslar görürler. Sıklıkla bedensel belirtileri kaygılarına eşlik eder. Okul reddi ile başvuran çocukların bir çoğunun altında yatan sebep ayrılık korkusudur.
  • Özgül Fobide belirli bir nesne ya da durumdan korkulur, görmemek için kaçınılır veya görüldüğünde tahammül etmekte çok zorlanılır. Çocuklarda birden çok özgül fobi varlığı sık görülür.
  • Yaygın anksiyete bozukluğunda uzun süreli ve normalin üstünde bir endişe vardır. Okul hayatı, sosyal ilişkiler, aile, sağlık, güvenlik, doğal olaylar veya dünya olayları gibi konularda çeşitli alanlarda endişeler yaşanır. En az bir bedensel belirti çoğunlukla eşlik eder. Bu çocuklar endişelerini kontrol etmede zorlanırlar. Mükemmeliyetçilerdir, rahatlatılmaya çok gereksinim duyarlar. Ailelerinin ya da öğretmenlerinin gördüğünden çok daha fazla bir iç sıkıntısına karşı savaşırlar. Kaygı hem pek çok alandadır, hem de çocuğun günün büyük bir bölümünde çocuğu zorlar ve enerjisini alır.
  • Sosyal fobide bir veya birkaç sosyal ortam ya da performans durumu için korku ya da huzursuzluk söz konusudur. Sosyal açıdan aşırı dikkat kesilirler ve küçük düşecek bir şey yapmaktan çok korkarlar. Sınıfta soruları yanıtlamakta, yüksek sesli okuma yapmada, konuşmayı başlatmada, yabancılarla konuşmada, toplu eğlencelere veya sosyal olaylara katılmada zorlanabilirler. Selektif Mutizm’li çocuk belirli bazı ortamlarda konuşma, yüksek sesle okuma ya da şarkı söylemeyle ilgili zorlanır ama diğer ortamlarda rahattır. Bu çocuklar bazı ortamlarda seçtikleri bazı arkadaşlarıyla ya da öğretmenleriyle de fısıltıyla ya da sözel olmayan şekilde iletişim kurabilir. Bu çocukların çoğunda sosyal fobi belirtileri de vardır ve sosyal fobinin bir alt tipi olabileceği ya da erken gelişimsel görünümü olabileceği de düşünülmektedir. En az bir ortamda çocuğun normal konuştuğunun ses ya da video kaydıyla doğrulanması önerilir, böylece bir iletişim bozukluğu, nörolojik bozukluk, ya da yaygın gelişimsel bozukluk da dışlanmış olur.
  • Panik bozukluğu olan çocuk beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan, tekrarlayıcı aşırı korku atakları yaşar. Bu korku atakları sırasında kalp çarpıntısı, nefes darlığı, titreme terleme gibi yoğun bedensel belirtiler ve ölüm korkusu eşlik edebilir. Bu ataklar o kadar büyük sıkıntı verir ki çocuk bu atakların yeniden geleceği ile ilgili yoğun endişe duyar.
Sayaç